Her Felaket Hoşlanmadığımız Bir İz Bırakır

24/06/2020 PAYLAŞ:   

Adım Musriadi Safrin. Silae Geçici Barınma Merkezi’nde yaşıyorum ve burada insanlar beni Daeng diye çağırıyor. 

 

O korkunç olaydan önce, eşim ve kızımla okyanus kıyısındaki küçük evimizde yaşıyorduk. Sabahları uyanıp bahçemden topladığım kırık mısır tanelerini tavuk çiftliklerine satardım ama o gün evde dinleniyordum. 

 

Birden yer sallanmaya başladı. Evden ayrılmak niyetinde değildik fakat ön sokakta bir trafik kazası yaşanınca eşim ve kızımla yaralıların yardıma koştuk. Kapıyı açtığımda gördüğüm ilk şey dev bir dalgaydı.

 

Ömrümde böyle bir şeyle karşılaşmamıştım. Okyanus her şeyi önüne katmış, üzerimize geliyordu. Ne yapabileceğimizi düşünmeye fırsat bulamadan kendimizi suyun içinde bulduk. Caddenin ortasına savrulduğumda bacağımı düzeltmeye çalışıyordum ama olmuyordu. Tutunacak bir şey aradım. Ellerimi eşimin saçlarına doğru uzattım, bir dalga alıp götürdü onu. Hatırladığım son şey eşimin suda kaybolurken tekrarladığı ayetti. 

 

Kendime geldiğimde dev bir kayanın altında sıkışıp kalmıştım. Bufalo büyüklüğünde bir kayaydı ve gövdesinde istiridyeler vardı.

 

Su, şehre doğru gelmeye devam ediyordu, dalgalar çok yüksek ve koyuydu. O an ne yapacağımı düşünmeye başladım. Buradan kurtulmam için ayakta durmam ve atlamam gerekti fakat ayağa kalkar kalkmaz düştüm. Sırtım istiridye dolu bir başka kayaya çarpmış ve mahvolmuştu.

 

Güçlükle doğruldum. Bacağımı neden hissedemediğimi anlamaya çalışıyordum. Gözlerimi araladım, sağ baldırım dizimden 10 santim kadar uzaktaydı. Kemiklerim açıktaydı ve çok kötü görünüyordu. O zaman teslim oldum ve “Ya Allah, eğer sana ait olanı alacaksan, al!” diye yakardım.

 

Üzerime gelen son dalgada gözlerimi kapattım ve suyun beni uçurduğunu fark ettim.

 

Çığlık Atmak Hayatta Kalmanın Bir Yoluydu

Ne kadar baygın kaldığımı hatırlamıyorum. Uyandığımda kalçamın yumuşak bir yerde olduğunu hissettim. Gözlerimi açamıyordum, belden aşağım su içindeydi ve kendimi ördek şamandıralı çocuk havuzuna oturmuş gibi hissediyordum. Çok geçmeden yine bayıldım.

 

Biri beni yolun sağına doğru çekiyordu. Gözlerimi araladım, siyah takkeli, krem rengi kıyafetine bakılırsa bir Müslümandı. Etrafa seslenerek “Hey, bu kişi kurtarılmalı” dedi.

 

O an ikinci bir adamın daha geldiğini hissettim. Yeniden deprem oldu ve bağırmaya başladım.

“Tamam, sakin ol. İnşallah her şey yoluna girecek” dedi.

 

Sürünemiyordum bile. Yolun ortasına uzanmış, ağrılarımın biraz olsun dinmesi için bedeninimi asfaltın sıcağına yapıştırıyordum. Bir adam gelip yolun kenarına götürülmemi istedi. Bana bir aracın çarpmasından korkuyorlardı. 

 

Yani oradaydım bayım. Tsunamiden bir gün sonra, tüm enkazın içinde hayatta kalmak için mücadele ediyor, bağırıyor ve yardım istiyordum. Çığlık atmak, bağırmak; mücadele etmenin, hayatta kalmanın bir yolu haline gelmişti. Ve bunu o zaman hissettiğim acılarımı dindirmek için yapıyordum. İnanın bana bütün gece bağırdım. 

 

Ölmüş müydüm?

Ertesi gün bir ses duydum:

"Tan, lütfen amcana yardım et,".

Arabanın geldiğini işitmedim, yeniden bayılmıştım. Bilincim yerine geldiğinde bir ses, "Oraya gidecek kadar cesur değilim, korkuyorum. Lütfen, bu bacakları ört. Beni korkutuyor." diyordu.

 

Sonra başka bir ses daha duydum:

"Efendim, lütfen bu adama dikkat edin, adını Daeng Ambo olarak yazın." 

 

Birisi adımı kayıtlara geçirmeye çalışıyordu. Bu, öldüğüm anlamına mı geliyordu?

 

Öldüğümü düşününce yeniden bayıldım. Kendime geldiğimde bir odadaydım, karşımdaki kapıda laboratuvar yazıyordu. Belli ki bir devlet hastanesindeydim. Yeniden bağırmaya başladım, yardım istedim. İki gündür hiçbir şey yiyip içmemiştim. Yaram nedeniyle sıvı kaybediyordum. 

 

Serumdan sonra bir su ve bisküvi verdiler. Bisküvileri çiğnemek zordu, bu yüzden suya batırıp yiyebiliyordum. Karnımı doyurduktan sonra yanımdaki hastaya dönmek istedim. Ancak, yuvarlanan bir top gibi dönebiliyordum. Başımı aşağı sarkıttım, alt ranzadaki hasta ölmüştü. Soluma döndüğümde orada da bir ölü yatıyordu. Herkesin başına toplandığı biri vardı. Bağrışlara bakılırsa genç olmalıydı ve o da ölmüştü. O zaman gözlerimi kapattım ve Allah'a bana güç vermesi için yalvarmaya başladım. Sonra cılız bir ses duydum:

"Burada yatan adamı aşağı indirin.” 

 


“Her felaket, hissetmekten hoşlanmadığımız bir iz bırakır."

Beni tanımadığım birinin evine gönderdiler. Gelen yaralılar ölüyor ve doktorlar yetersiz kalıyordu. Kendimi kötü hissedince yeniden hastaneye geldim. O gece yaramı temizlediler. Ertesi sabah bir doktor gelip bacağımı keseceklerini söyledi. Çok korkmuş ve reddetmiştim. Ona ve sonrasında gelen üç doktorun "Bacağınız kesilmezse 15 güne kalmaz ölürsünüz.” uyarılarına itiraz ettim. Ölemezdim. Ölecek olsam tsunamide ölürdüm. Allah, onca acıyla kıvranırken canımı bağışlamıştı, şimdi almazdı. 

 

Dördüncü doktor tekrar gelip konuşmak istedi. Söylediği bir cümleyi hiç unutmuyorum:

 

"Efendim, her felaket, hissetmekten hoşlanmadığımız bir iz bırakır."

 

Bu cümleyi duyunca bana düşünmek için beş dakika vermesini istedim. Çaresiz kabul etmiştim. Beni bacağımı kesmeye götürdüklerinde eşim Norma ve yedi yaşındaki kızım Nur’dan haber bekliyordum. Benim gibi bir hastanede olabileceklerini düşündüm. Birkaç saat sonra uyandığımda etrafımda su ve bedenimde acı yoktu. Yaşadıklarımın bir rüya olmasını diledim fakat yatağımdaki boşluk…

 

Ölürsem bir gün sonra fark edilir.

Bacağım kesildikten iki gün sonra öğrendim öldüklerini. Tsunaminin ertesi günü bulunmuş cesetleri. Onlar gittiğinden beri yalnız yaşıyorum. Arkadaşlarıma, ölürsem bunu bir gün sonra fark edeceklerini söylüyorum. Çünkü sadece öğle ve ikindi namazı için dışarı çıkıyorum ve onlar da bunu biliyor. O saatlere kadar kimse farkına varmaz.

  

Ne hissettiğimi soruyorlar bazen. Tsunaminin olduğu güne dönecek olsam, sevdiklerimle birlikte dağa doğru koşar ve yaşamaya çalışırdım. Yükseğe koşardım, en yükseğe. Fakat yaşadığım onca şeyden sonra, bacağım ve ölüm arasında kaldığım zamanlarda hep ölümü tercih ettim. Çünkü acı çekiyordum ve yalnızdım. Ancak biliyorum ki beni Allah’a yaklaştıracak tek şey bu: Sabrım.

 

Bin Yıl Daha Yaşayabilirim

Bir gün Türk Kızılay kapımı çaldı. Önce yatak, dolap gibi ihtiyaçlarımı karşıladılar sonra içimde bir umut ışığı yaktılar.

 

Şimdiye kadar iki çubukla yürüyordum ve herhangi bir şey taşıyamıyordum. Sadece ayağım değil iki elim de işlevsiz kalıyordu. Şimdi, Kızılay sayesinde aldığım bu protez bacak ile Allah’a şükür, iki elimde iki kutu taşıyabilirim, oldukça rahat yürüyebilirim.

 

Kendimi ilkokul öğrencisi gibi hissediyorum. Sanki her yere koşabilecekmişim gibi… Her şeyden öte artık kimseye muhtaç olmadan yaşayabileceğim. Kötü bakışlara, küçümseyen ve acıyarak bakan gözlere maruz kalmayacağımı biliyorum. Bunu sağlayanlara teşekkür etmek yetersiz kalıyor. Bu yüzden dua etmek istiyorum. Size, Allah’ın bana verdiğiniz hediyeden daha değerli bir hediye vermesi için dua edeceğim.